Sessiz Alarm : Kaygı 

Bildiğiniz gibi, kaygı dediğimiz şey çoğumuzun zaman zaman yaşadığı, hatta bazılarımızın her gün kucaklaştığı bir duygu. Ama gelin görün ki, bu duygu bizimle konuşmuyor. Sadece hissediliyor. Biz de ne olduğunu anlayamadan içinde kaybolabiliyoruz.

Şimdi düşünün: En son ne zaman kaygılandınız? Belki sabah işe geç kalacağım diye? Belki bir mesajın cevabı gelmediği için? Ya da hiçbir şey olmamasına rağmen, içinizde tuhaf bir huzursuzluk vardı?

İşte bu konuşmamızın konusu tam olarak bu: “Kaygı neden var, bizde ne yapıyor, biz ona ne yapabiliriz?”

1. Kaygı ne ki bu kadar önemli?

Kaygı aslında çok eski bir dost. Evrimsel olarak bakarsak, biz mağarada yaşarken de vardı. Dışarıda kaplan varsa, kaygı devreye girerdi: “Tehlike var, saklan!” derdi. Yani aslında bizi korumak için var. Ama modern dünyada o kaplan yok. Yerine ne geldi? Trafik, iş yükü, sınavlar, gelecek korkusu, ilişkiler, belirsizlikler…

Yani tehlike somut değil artık. Soyut. Ama beyin hâlâ aynı beyin. Tehlike algıladı mı, kaygı devreye giriyor. Aradaki fark şu: Artık koşarak kaçamıyoruz. Ama kaçmak istediğimiz şey hala orada.

Kaygının en sevdiği cümle: “Ya şöyle olursa?”

Ya rezil olursam?

Ya yanlış yaparsam?

Ya yalnız kalırsam?

Bu “ya’lar” var ya, bu ya lar bizi bizden alıyor. Henüz yaşanmamış ihtimallerin yükünü, sanki olmuş gibi sırtlanıyoruz. Bunu yaparken de şunu unutuyoruz: Beyin, düşündüğü şeyi gerçek sanabiliyor. Yani sen sürekli kötü senaryolar yazdıkça, beyin diyor ki “Eyvah, başlıyoruz.” Ve vücut alarma geçiyor. Kalp atışı hızlanıyor, nefes daralıyor, kaslar geriliyor. Ama ortada gerçek bir tehlike yok. Sadece düşünce var.

 Kaygı ve kontrol

Kaygı aslında kontrol ihtiyacının çocuğu gibi. Biz bir şeyleri kontrol edemeyince, kaygı geliyor. Çünkü bilinmezlik bizi korkutuyor.

Bir sınava girmeden önce, sonucu bilemediğimiz için kaygılanıyoruz.

Biriyle ilişkiye başlamadan önce, ne olacağını kestiremediğimiz için kaygılanıyoruz.

Ama hayatın ironisi de şu: Ne kadar kontrol etmeye çalışırsan, o kadar kaygılanıyorsun. Çünkü hayat kontrol edilebilir bir şey değil. Kaygıyı azaltmanın yollarından biri de “kontrol etmeyi bırakmak”. Kolay değil, biliyorum. Ama mümkün.

Kaygıyı bastırmak

Kaygılandığımızda genelde ne yapıyoruz?

Kimi hemen kendini oyalıyor. Dizi açıyor, telefonuna gömülüyor, temizlik yapıyor…

Kimi bastırmaya çalışıyor: “Yok yok, bir şeyim yok.”

Onun yerine şunu deneyebiliriz:

“Evet, şu an kaygılıyım. Ne oldu? Ne düşündüm? Ne hissettim?”

Ona kulak vermek. Onu düşman değil, sinyal olarak görmek.

Kaygıyı anlamak ve yönetmek

Peki ne yapabiliriz?

1. Fark et:

Önce duygunun adını koy. “Şu an kaygılıyım.” Bu kadar. Bunu söylemek bile rahatlatır.

2. Bedeni sakinleştir:

Nefes egzersizleri işe yarar. Derin nefes al, yavaşça ver.

Kas gevşetme, yürüyüş, meditasyon gibi şeyler de bedenin “tehlike geçti” sinyali almasını sağlar.

3. Zihni sorgula:

Gerçekten düşündüğüm şey olacak mı? Bu düşünceye kanıtım var mı?

Bazen zihnimiz kötü bir senaryoyu öyle güzel anlatır ki, Hollywood senaryosu gibi…

4. Destek al:

Kaygı bazen tek başına baş edilemeyecek kadar büyük olur. O zaman bir uzmana başvurmak en sağlıklısı. Bu bir zayıflık değil. Aksine güç göstergesi.

Bakın, kaygıyı tamamen yok edemeyiz. Ama onunla yaşamayı öğrenebiliriz. Tıpkı yağmur gibi… Engelleyemeyiz ama yanımıza şemsiye alabiliriz. Hatta bazen yürürken yağmurun altında da keyif alınabilir.

Kaygı da böyle… Bize bir şey anlatmaya çalışıyor. Belki yavaşlamamız gerektiğini, belki bir şeylerin değiştiğini, belki iç dünyamızda bir çatışma olduğunu…

Onu düşman görmek yerine, “Ne anlatıyorsun sen?” diye sormayı deneyelim.

Sözlerimi bitirmeden önce küçük bir şey söylemek istiyorum:

Hepimiz insanız. Hepimizin kaygıları var. Ve bu seni zayıf yapmaz. Aksine, duygularını hissedebilen bir insan olduğunu gösterir.

O yüzden bir dahaki kaygınız geldiğinde, onu kovalamak yerine belki şöyle dersiniz:

“Tamam, geldin yine. Ama ben de buradayım.”